Budapeşte’m
Budapeşte’yle ilk tanışmam, henüz ilkokul çağındayken, 9-10 yaşlarımda okuduğum Pál Sokağı Çocukları sayesinde olmuştu. Ferenc Molnár’ın 1906 tarihli bu unutulmaz romanının aslında Budapeşte’de geçtiğini o zamanlar bilmiyordum. Benim gözümde, çocukluğumun Türkiye’sindeki mahallelerde olduğu gibi, çocukların boş arazilerde koşturduğu herhangi bir şehirde geçiyordu. Yıllar sonra, o oyun alanlarının ve sokakların Budapeşte’ye ait olduğunu öğrendim.

Budapeşte’ye ilk gidişim 2004 yılındaydı. Ziyaret ettiğim ilk Avrupa şehriydi ve beni çok etkilemişti. O günlerde Macaristan henüz Avrupa Birliği’ne katılmamıştı; ülke, Sovyet etkisinden sıyrılalı fazla zaman geçmemişti. Şehirde imparatorluk döneminin ihtişamı, sosyalist dönemde inşa edilen sosyal konutlar ve 90 sonrası inşa edilen yeni ve modern binalar Budapeşte’nin farklı dönemlerine işaret ediyordu. Sadece binalar değil genel olarak kültürel bir değişim hissediliyordu. Budapeşte’nin bu tarihi zenginliği beni hem kendine hayran bırakmış ama kültürel olarak da bir yabancılık duygusu oluşturmuştu.


Beraber gittiğim arkadaşımla şehrin başlıca noktalarını gezmeye hemen koyulmuştuk. Saatlerce yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Deák tér, Váci Utca, Kale bölgesi, Halászbástya (Balıkçı Tabyası), Hősök tere (Kahramanlar Meydanı) ve Bazilika ilk uğradığımız yerler olmuştu; hepsi de birbirinden büyüleyiciydi. Kale’nin bahçesinden Tuna nehrine ve Peşte’ye bakmak ise başlı başına muazzam bir deneyimdi. Kaleden sonra Széchenyi Köprüsü’nü kullanarak Peşte tarafına geçmiş, Váci Utca’da dolaşmış, günün bütün yorgunluğunu ise Deák tér’deki Elisabeth Park’ta çimlerin üzerine uzanarak atmıştık. O yıllarda akıllı telefonlar henüz hayatımıza girmemişti. Ellerimiz filmli fotoğraf makinesi ve Budapeşte haritasıyla doluydu; yolu bulmak, durakları takip etmek ve şehri keşfetmek bütünüyle bu haritaya dayanıyordu.



Buna karşın, o görkemli caddelerde, zarif binaların altına sıralanan restoran ve kafelerde sunulan yemekler ve hizmet şaşırtıcı ölçüde vasattı. Kafe sayısı da azdı. Váci Utca’da kendimi Anna Café’de bulduğumu hatırlıyorum. O yıllarda Budapeşte’ye giden hemen hemen her Türk kendini orada bulmuş. Oysa Budapeşte, yüzyıllardır kafe kültürüyle ün yapan bir şehirdi. 19. yüzyılda açılan Gerbeaud, Centrál Kávéház, Művész Kávéház ve New York Café gibi ihtişamlı mekânların bir bölümü yeniden hayata dönmüş olsa da, o yıllarda hizmet sektörü hâlâ toparlanma sürecindeydi. Sadece hizmet sektörü değil, genel anlamda şehre bir vasatlık hâkimdi. Sokaklarda evsizlerin varlığı gözden kaçmıyor, kent temiz olmasına rağmen binaların bakımsızlığı hemen fark ediliyordu. Küçük birer sarayı andıran apartmanların bazıları, dış cephelerindeki yıpranmışlık ve iç avlularındaki sessizlikle adeta birer harabe duygusu yaratıyordu. 90’lar sonrası yaşanan hızlı liberalleşme sonucu bir çok faaliyette kontrol de azalmıştı. Toplu taşıması çok iyi olmasına rağmen taksi kullanmanız gerekirse dolandırılma olasılığınız çok yüksekti.


Bazı şehirler vardır; turist olarak tekrar tekrar gitmek istersiniz ama yaşamak istemezsiniz. Bazı şehirler vardır; yaşamak istersiniz ama turist olarak gitmek istemezsiniz. Budapeşte benim için o dönemde kesinlikle birinci gruba düşen bir şehirdi. 2004’ten sonra her yıl Budapeşte’ye gittim. Bazı yıllar 5-10 gün, bazı yıllar 1-2 ay kaldım. Yılın çoğunu Budapeşte’de geçirdiğim 2 senem de oldu. Budapeşte’nin o ihtişamlı sokakları bu 20 yılda aynen kaldı ama şehrin ruhu sözcüğün tam anlamıyla değişti. Binalar, dış cepheleri orijinal kalmakla birlikte yenilendi. Birbirinden şık restoranlarda gurme yemekler sunulmaya başlandı. Turist sayısı her yıl katlandı, merkezi noktalarda Macarca’dan çok diğer diller duyulmaya başlandı. Hizmet kalitesi de çok yükseldi. Tarihi kafeler eski ihtişamlarına kavuşurken birbirinden şık yeni kafeler açıldı. Zaten iyi olan toplu taşıması daha da gelişti. Bugün artık Budapeşte hem arada gidip değişen yönlerini keşfetmek istediğim; hem de kesinlikle yaşayabileceğim bir şehir.
Tuna Nehri’nin iki yakasına kurulan Budapeşte, Avrupa’nın en görülesi şehirlerinden biri. Şehir, aslında tarihin farklı dönemlerinde gelişmiş Buda, Peşte ve Obuda bölgelerinin 1873’te birleşmesiyle bugünkü kimliğini kazanmış. Tuna nehrinin bir tarafında Buda (ve Obuda) ve diğer tarafında Peşte bölümü yer alıyor. Mimari çeşitliliği ve kültürel dokusunda bu tarihsel birleşimin izleri de var. Buda bölümü daha çok müstakil evlerden oluşan yeşillikler içinde mahallelerden teşkil ve daha çok ailelere ayrılmışken, Peşte tarafı heybetli apartmanların arasında gençlere modern bir kentin tüm canlılığını sunuyor.


Budapeşte’yi gerçekten tanımak için yaşamak, havasını solumak ve sokaklarını adımlamak gerekir. Budapeşte’nin mutlaka görülmesi gereken simge konumlarını iki-üç gün içinde gezip bitirebilirsiniz ve bu kısa ziyaret bile sizi çok etkileyecektir. Ancak Budapeşte, iki-üç günde tanınabilecek bir kent değil. Yazı ayrı, kışı ayrı bir karakter taşıyor. Parklarından adalarına ve köprülerine, tarihî ve modern kafelerinden gece hayatına ve “ruin pub”larına, müzelerinden hamamlarına, birbirinden güzel cadde ve sokaklarından operasına, Tuna turundan yerel lezzetlerine, Christmas pazarlarından kitapçılarına kadar şehrin sunduğu her ayrıntı farklı bir güzellik taşıyor. Bu nedenle Budapeşte, farklı mevsimlerde yeniden ziyaret edilmesi gereken; her defasında bambaşka bir keyif sunan ve belleğinizde unutulmaz anılar bırakacak ender şehirlerden biri.
Önemli meydan ve binalarına bakacak olursak, Budapeşte’de mutlaka görülmesi gereken en az 10-15 yerden söz etmem mümkün. İlk olarak Budapeşte’ye can veren bazen de taşarak Macarlara zor günler yaşatan Tuna nehri. Şehrin kalbi bu nehir. İstanbul için Boğaz neyse, Budapeşte için de nehir o. Sonrasında Deák tér, Parlamento binası ve çevresi, Szent István Bazilikası, Buda Kalesi ve etrafı (Halászbástya (Balıkçılar Tabyası) ve Mátyás Kilisesi), Andrássy út (Andrássy Bulvarı) ve Opera Binası, Margit híd (Margit Köprüsü) ve üzerinden Tuna manzarası, Váci utca (Vaci Sokağı) ve Vörösmarty tér, Hősök tere (Kahramanlar Meydanı) ve buradaki müzeler, Merkez Pazar Hali (Nagyvásárcsarnok), Széchenyi lánchíd (Zincirli Köprü), Szabadság híd (Özgürlük Köprüsü), Dohány Sokağı Sinagogu, Városliget (şehir parkı) ve Gellért-hegy (Gellért Tepesi) ilk sıralarda yer alıyor.

Bir Türk olarak Osmanlı döneminden kalma yapıları da bu çerçeveye eklemek gerekiyor; Gül Baba Türbesi ve Rudas Hamamı bunların başında geliyor.


Budapeşte bu noktaların çok daha ötesinde yaşayan bir şehir. Liste çok daha uzatmak mümkün. Ruined publar, özellikle Szimpla Kert, turistlerin ve ziyaretçilerin uğrak noktalarından biri haline gelmiş durumda. Adalar içinde Margit-sziget, özellikle yazları ziyaretçi çekiyor. Sziget Festivali’nin yapıldığı Óbuda Adası, festival döneminde kentin en önemli odaklarından birine dönüşüyor. Şehir parkındaki hayvanat bahçesi (Fővárosi Állat- és Növénykert) ve Széchenyi Hamamı (Széchenyi Fürdő) de önemli ziyaret noktaları arasında. Kafe, bar ve restoranların çok olduğu Peşte’de başta Király utca olmak üzere Liszt Ferenc tér ve Ráday utca ile Buda’da Lövőház utca uğrak yerleri. Oktogon ve Szabadság tér, Táncsics Mihály utca ve ve Kálvin tér ile liste daha da genişliyor. Keleti ve Nyugati gibi tren istasyonları da mimari açıdan görmeye değer. Bunların dışında da, başka bir şehirde olsa mutlaka görülmesi gerekenler listesine girecek çok sayıda cadde, meydan ve yapı var; hepsini tek tek saymak bile zor.




Budapeşte’yi gezmeye başlamak için en ideal yer Deák Ferenc Meydanı (Deák tér). Kuşkusuz Deák tér şehrin en cazip noktası değil; ama üç metro hattının kesiştiği, çok sayıda tramvay ve otobüsün durduğu bir meydan. Deák tér’den hangi yöne gidilse, karşıya mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri çıkıyor. Andrássy út’a geçip Opera Binası’na, oradan Oktogon’a ve çok yorulmadıkça sonrasında Hősök tere ve Városliget’e kadar yürümek mümkün. Beş dakika içinde Bajcsy-Zsilinszky út üzerinden Szent István Bazilikası’na ulaşılabiliyor; Zrínyi utca üzerinden devam edip Tuna kıyısına ve Széchenyi köprüsüne varmak ve oradan yürüyerek Buda’ya geçmek de mümkün. Fashion Street yönünde yürüyüp Vörösmarty tér’e ve oradan da Váci utca’ya geçilebiliyor. Király utca’ya girilebiliyor veya Károly körút üzerinden Astoria’ya yürünüp Macar Ulusal Müzesi’ne gidilebiliyor. Devamında Egyetem tér ve Kálvin tér’e ulaşmak da yine bu rotadan oldukça kolay. Hiçbir şey yapmamak istendiğinde meydandaki Erzsébet tér’de oturup sadece şehrin seslerini dinlemek de mümkün. Ben ilk gittiğimde yorgunluğumu bu parkta atmıştım. Şimdi parkta bir de büyük bir dönme dolap kurulu. Zirve noktasında şehrin panaromik görüntüsünü sunuyor.



Ben Peşte tarafını daha çok seviyorum. Daha canlı. Buna karşın, Buda Kalesi ve etrafındaki tarihî sokaklar, Balıkçı Tabyası’ndan Budapeşte manzarası şehri ziyaret eden gezginler için olmazsa olmazları arasında. Buna karşın bu bölgeye yıllardır gitmediğimi farkediyorum. Buda Kalesi diyoruz ama Buda Sarayı demek daha doğru bile olabilir. Kale bölgesi Ortaçağ’dan kalma bir atmosfer taşıyor. Osmanlı döneminde Budin Kalesi olarak geçiyormuş. Dar sokaklar, zamana direnmiş cepheler, kilit taş yollar ve kaldırımlar geçmişte dolaşılıyormuş hissi veriyor. Balıkçı Tabyası(Halászbástya / Fisherman’s Bastion), masalsı görünümüyle özellikle gün batımında sunduğu şehir manzarasıyla bambaşka bir an yaratıyor. Mátyás Kilisesi de burada şehre hakim bir konumda bulunuyor.





Peşte tarafında ise 19. yüzyılın düzenli mimarisi hâkim. Bu yakada görülecek en önemli iki yapı Parlamento Binası (Országház) ve Aziz István Bazilikası (Szent István-bazilika). Parlamento, Tuna kıyısında görkemle yükseliyor; dışarıdan izlemek bile oldukça etkileyici. Hele de akşam hava karardıktan sonra Margit Köprüsünden bakanlar için tam bir görsel şölen sunuyor. Parlamento binasına sadece muhteşem mimarisine odaklanarak bakmamak gerekiyor. Parlamento Macaristan’ın zengin siyasal ve kültürel tarihine ilişkin çok detaylı bilgiler taşıyor. Örneğin Macar’ların Kutsal Tacı Parlamento binasında korunuyor. Bu tac üzerindeki yatık haç ile dikkat çekiyor. Bir diğer dikkat çekici nokta, tac üzerinde Macar Kralı için Türkiye’nin Kralı ifadesinin kullanılması. Tac, Doğu Roma İmparatorluğu tarafından Macar Kralı Istvan’a hediye ediliyor. Tac’da kastedilen Türkiye, bugünkü Macaristan toprakları.





Peşte’nin diğer sembolü olan Szent Istvan Bazilikası hem dış mimarisiyle hem iç detaylarıyla dikkat çekiyor. Kulesinin yüksekliği parlamento binası ile eş. Bu kuleye çıkıldığında şehir merkezinin geniş panoramasına hâkim bir görüş sağlanıyor. Bazilika’nın içine girmek de başlı başına ayrı bir deneyim. Szent Istvan Macarları Hristiyanlığa geçiren liderleri. Macar’lar, modern Macar Krallığı’nın kurulmasını Szent Istvan ile başlatıyorlar.





Andrássy Bulvarı (Andrássy út) ve üzerindeki Opera Binası şehrin en zarif noktalarından biri. Andrássy Bulvarı, Macarların Macaristan’a gelmelerinin 100. yılı şerefine inşa edilmiş muhteşem bir bulvar. Bulvardaki bütün binalar aynı dönemde inşa edilmiş ve ihtişamda birbirleriyle yarışıyor. Bu ihtişamın zirvesinde Opera Binası bulunuyor. Dışarıdan da etkileyici görünen bu binanın içini gezmek, bu ihtişamı çok daha belirgin hale getiriyor.





Andrassy Bulvarının hemen altında Kıta Avrupa’sının ilk metro hattı bulunuyor. O kadar eski ki ilk yapıldığında vagonlar atlı arabalarla çekiliyormuş. Macaristan’ın metroları kendi başına bir yazı oluşturacak kadar detaylı bir mevzu. Her bir metro hattının ayrı bir hikayesi var. Ülkenin farklı dönemlerini çok iyi yansıtıyorlar. Ayrıcıca mimarileri de teknik gereklilikleri de birbirlerinden farklı. Bu ilk yapılan sarı metro hatta yerin sadece bir kaç metre altında. Buna karşılık Tuna nehrini geçen ve soğuk savaş döneminde biraz da sığınak olması amacıyla yapılan kırmızı metro hattı ise yerin 30-40 metre altına kadar iniyor. Budapeşte’de bu metro hatlarına binmek gerçek bir deneyim.
Andrassy Bulvarının bundan 150 yıl önce de aşağı yukarı bugünkü gibi göründüğünü bilmek insanı hayret içinde bırakıyor. Nasıl yüksek bir öngörüyle bu bulvar, altındaki metro ve bu görkemli binalara hayat verilmiş. Atatürk’ün Başkent Ankara vizyonunun nasıl kendisinden sonra gelenler tarafında yok edildiğini iliklerime kadar hissettiriyor.


Hősök tere (Kahramanlar Meydanı) ve Városliget (Şehir Parkı), Macar tarihini en iyi hissettiren yerler arasında. Peşte’nin geniş bulvarlarının açıldığı Kahramanlar Meydanı, Macar ulusunun tarih sahnesine çıkışını simgeleyen heykelleriyle etkileyici. Karpat Ovası’na gelen 7 Macar boyunu temsil eden liderler burada ölümsüzleştirilmiş. En önde Árpád tüm görkemiyle duruyor. Anıt Macarların tarihlerine ve köklerine ne kadar bağlı olduklarının açık bir simgesi. Bu 7 atlının arkasındaki heykellerde de bütün Macar krallarının tek tek heykelleri bulunuyor. Meydandaki büyük dikili sütunda ise Büyük Melek Cebrail heykeli bulunmaktadır. Cebrail, bir elinde Kutsal Macar Tacı’nı, diğer elinde havari haçını tutar biçimde tasvir edilmiştir. Bu gösterim, Macar Krallığı’nın tanrısal bir onaya sahip olduğu düşüncesini simgelemektedir.



Kahramanlar Meydanın arkasındaki Şehir Parkı, yürüyüş yolları ve gölgeli alanlarıyla dinlenmek için mükemmel bir yer. Şehrin bütün yorgunluğunu burada unutabilirsiniz. Burada Széchenyi Fürdő, Vajdahunyad vára, hayvanat bahçesi (Fővárosi Állat és Növénykert) ile görsel sanatlar müzesi (Szépművészeti Múzeum) ve Sanat Galerisi (Műcsarnok) gibi önemli duraklar yer alıyor. Şehir parkının içinde çocuklar için büyük ve çocukların rüyalarını süsleyecek bir oyun parkı da bulunuyor. Budapeşte’ye her gittiğimde mutlaka uğradığım yerlerden biri. Park’ın içinde ayrıca Romanya’da Gothic mimariye sahip tarihi bir Macar Kalesi olan Vajdahunyad Kalesinin replikası da bulunuyor.


Budapeşte bir parklar ve heykeller şehri. Şehrin her noktasında ikonik bir heykel bulmak; irili ufaklı parklarda soluklanmak mümkün. Zrínyi Sokağındaki şişko Polis Heykeli (Rendőr Szobor) meşhur heykellerden biri.



Buda tarafında, şehrin en yüksek noktalarından biri olan Gellért Tepesi (Gellért-hegy), hem gündüz hem gece fotoğraf çekmek için güçlü bir manzara sunuyor. Zirvedeki Özgürlük Heykeli (Szabadság-szobor), Budapeşte’nin yakın tarihine dair anlatı sunan yapılardan biri. Heykel II. Dünya Savaşı sonrasında Rusya tarafından Macaristan’a hediye edilmiş.


Váci utca, kentin en çok ziyaret edilen yaya sokaklarından biri. Büyük markaların mağazaları ve hareketli havasıyla her dönem ilgi çekiyor. Sokağın paralelindeki Duna-rakpart, Tuna kıyısında keyifli yürüyüşler için ideal. Yorulduğunuz zaman oturup soğuk bir bira veya sıcak bir kahve içebileceğiniz çok sayıda mekan bulunuyor. Váci utca’nın sonunda ulaşılan Merkez Pazar Hali (Nagyvásárcsarnok / Central Market Hall) ise geleneksel Macar lezzetlerine ulaşmak için en doğru adres. Taze ürünler, bölgesel peynirler, paprika (kırmızı biber) çeşitleri ve geleneksel hamur işleri, kentin gastronomisini yakından tanıma fırsatı sunuyor.



Budapeşte, zengin jeotermal kaynaklarıyla da öne çıkıyor. Széchenyi, Gellért ve Rudas hamamları yalnızca dinlenmek için değil, aynı zamanda kentin tarihî sosyal kültürünü anlamak için de önemli duraklar. Kışın soğuk havasında, kar yağarken Széchenyi’de açık havuzlarda vakit geçirmek, Budapeşte deneyimini benzersiz kılan anlardan biri.

Budapeşte’de artık birbirinden lezzetli restoranlar bulunuyor. Bu restoranlarda Macar yemeklerini ve uluslararası mutfakların iyi örneklerini denemeniz mümkün. Macar yemeği denildiği zaman ilk akla gelen Gulaş oluyor. Paulay Ede sokağındaki VakVarjú étterem sevdiğim ve Budapeşte’yi ziyaret ettiğim arkadaşlarımı götürdüğüm harika bir lokanta. VakVarjú hem klasik Macar mutfağı yemekleri sunuyor hem de bazı Macar yemeklerini gezginlerin daha sevebilecekleri hale getirmiş durumda. Bu lokantada özellikle Macar’ların en bilinen yemeği olan Gulaş Çorbasını denemek gerekiyor. Yine rántott hús (Macar schnitzeli) denemek mümkün. Eğer yemek yerken biraz da manzaram olsun dediğim günlerde Kossuth Lajos Meydanında bulunan ve tüm açıklığıyla Parlamento binasını izlediğim, Parlamento’ya komşu olan Séf Asztala (şefin masası) restoran ve kafesi sık sık gittiğim bir mekân. Bu mekânda Macarların mürver çiçeği limonatası en çok içtiklerim arasında.

Bütün bu noktaları gezerken birbirinden güzel kafelerde durup Macar tatlılarını kahve eşliğinde tatmak da şehrin keyifli parçalarından biri. Mutlaka uğranması gereken tarihî kafeler arasında Gerbeaud, Centrál Kávéház, Művész Kávéház ve New York Café öne çıkıyor. Özellikle New York Café, içeri adım atan herkese adeta bir sarayın içinde oturuyormuş hissi veren büyüleyici bir atmosfere sahip; son dönemde önünde oluşan uzun kuyruklar da bunun doğal bir sonucu. Gerbeaud, Centrál Kávéház ve Művész Kávéház’da ise 19. yüzyıl kafe kültürünün o ayrıcalıklı havası hâlâ güçlü biçimde hissediliyor. Bunların dışında da birbirleriyle yarış içindeki yüzlerce tarihi ve modern kafe ve restoran sizi bekliyor.



Benim sevdiğim yerlerden biri de Rétesház. Bu küçük tatlıcıda Macar tatlılarından rétes yemek mümkün. Avusturyalıların strudel dediği rétes, dışı ince ve çıtır bir hamurla hazırlanan, içiyse bizim tulum peynirini andıran bir peynir ve seçilen meyve dolgularından, örneğin málna (ahududu), oluşan harika bir tatlı. Türk damak tadıyla neredeyse birebir örtüşen bir lezzet. Parlamento manzaralı Szamos Marcipán Cukrászda ise marcipán (badem ezmesi) satan tarihî kafelerinden biri. Bu kafenin üst katında bir marcipán müzesi de bulunuyor.

Önceki yıllarda Budapeşte’ye gelişlerimde mutlaka uğradığım bir diğer kafe ise Book Café idi. Andrássy út üzerindeki Alexandra Kitabevi’nin içinde yer alıyordu ve belki de tümü içinde en etkileyicisiydi. Yaklaşık 15–20 metre yüksekliğinde, Károly Lotz’un tamamen resimlerle kapladığı görkemli bir tavana sahipti. Ne yazık ki COVID döneminde kapandı. Budapeşte’ye her gittiğimde kapısına kadar gidip tekrar açılmış mı diye baktığım bir yer.




Bu görkemli binaların sadece dışları yoğun bir ince işçiliğe sahip değil. İçleri daha da detaylı çalışılmış büyüleyici güzelliğe sahipler.


Her yıl 20 Ağustos günü Macarların en önemli milli bayramı olarak kutlanıyor. 1000 yılı aşkın bir tarihi hikayesi var. Bu ulusal gün, büyük bir düğün havasında başkent Budapeşte’de şehrin farklı noktalarında gerçekleştirilen etkinliklerle kutlanırken; hava karadıktan sonra görkemli bir havai fişek gösterisi düzenleniyor. 2024 yılında düzenlenen gösteride 40 bin havai fişek kullanılmış. Tek kelimeyle muhteşem gösteriler. Etkinlik en güzel Tuna nehrinin kıyısından izlenebiliyor. 2024 yılı etkinliğini Tuna nehri kenarına gelen 1,5 milyon bu gösteriyi izlemiş. Gösteri tam 35 dakika farklı renk ve türdeki havai fişeklerle devam etti. Gökyüzü bazen mavi, bazen yeşil bazen kızıla boyandı.


Budapeşte, her gelişimde yeniden keşfettiğim bir şehir olmayı sürdürüyor. Macaristan’ın en önemli millî bayramı olan Aziz István Gününde, her yıl 20 Ağustos’ta düzenlenen havai fişek gösterisi; Aralık ayında kurulan Noel panayırları; yılbaşı döneminde bazilika binası dışında yapılan ışık gösterileri, her seferinde bambaşka Budapeşteler sunuyor. Şehir parkında çocukların neşeyle koşması, Andrássy út üzerinde kahve yudumlarken yanında Dobos turtası yemek bu şehrin unutulmaz deneyimlerinden bazıları. Benim için Budapeşte’yi en özel yapan Macar eşim ve iki oğlumuz. Budapeşte’nin sunduğu güzellikleri ailemle birlikte yaşamak tarifsiz bir duygu. Bir Pazar sabahı ailecek kalkıp, Szent István Parkı’na gitmek, Tuna kıyısında yürüyüş yapmak, Pozsonyi’de kahvaltı yapmak ve sakin bir anında Andrassy Bulvarında bir kafede sıcak bir kahveyi yudumlamak. İşte benim Budapeştem.








Yorum bırakın